Bir zamanlar sabah, evin içinden değil sokaktan başlardı. Henüz güneş duvarların üstüne tam oturmadan, mutfaktan yükselen çay buharı pencereye vurur, uzak bir iskeleden gelen vapur düdüğü mahallenin uyanışını haber verirdi. O saatlerde sokağa çıkanların üstünde aceleden çok alışkanlık olurdu; kadınlar filelerini koluna geçirir, memurlar ceket düğmesini ilikler, öğrenciler defterlerini sıkıştırıp kaldırıma karışırdı. Fakat bütün bu sabah resmini tamamlayan şey çoğu zaman vapura kadar ulaşan simit kokusuydu. Kâğıda sarılı sıcak simitler, deniz rüzgârına karışırken şehir hayatına yalnız bir kahvaltı değil, ortak bir hafıza bırakırdı. Hafızada bugün hâlâ canlı kalan ve insanın istemeden pencere açmasına sebep olan sabahlar biraz da bu yüzden vapurla anılır.
Zamanın İzinde bakıldığında vapur, eski şehir hayatının yalnız bir ulaşım aracı değil, günün ilk terbiyesini veren hareketli bir meydanı gibiydi. İskeleye inen taş merdivenlerde aynı telaşı taşıyan insanlar, vapura bindiklerinde tuhaf biçimde yavaşlar, birbirlerinin varlığını daha çok hissederdi. Simitçi çocukların sesi, çay bardaklarının ince çınlaması, ıslak tahta güverteden yükselen tuzlu koku, sabah gazetesini koltuğuna sıkıştırmış yolcuların sessizliği, hepsi birlikte şehrin ritmini kurardı. Simit kokusu bu ritmin en sıcak parçasıydı; çünkü açlığı bastırmaktan çok, birlikte geçirilen sabahın duygusunu tamamlıyordu. Birinin simidinden kopan susamların bankın altına düşmesi, başka birinin martılara küçük parçalar atması, çayın buharıyla simidin kokusunun birbirine karışması, şehir hayatının gündelik şiiri sayılırdı.
Bu sabahların hafızada kalmasının bir nedeni de vapurun iki kıyı arasında yalnız insan değil, semtlerin ruhunu da taşımasıydı. Bir kıyıdan ötekine geçerken yolcular beraberinde evlerinden çıkan kokuları, sokaklarının sesini ve mahallelerinin alışkanlıklarını götürürdü. Simit, o yolculuğun en sade ama en güçlü işaretlerinden biriydi. Mahalle fırınından alınmış bir simidin vapurda yenmesi, ekmeğin şehir içinde dolaşan bir hatıraya dönüşmesiydi. Camlar buğulandığında biri eliyle küçük bir yuvarlak açar, denize bakarken diğer eliyle simidinden bir lokma alırdı. Çocukların dikkatini martılar çeker, büyükler ise o kısa yolculukta kendi içine çekilirdi. Bugünden bakınca bizi etkileyen yalnız nesneler değil, o nesnelerin kurduğu ortak sabah hissidir.
Eski şehir hayatında simit kokusunun güne karıştığı vapur seferleri, toplumsal davranışın da sessiz öğretmeniydi. İnsanlar oturacak yeri paylaşmayı, pencereyi rüzgârı düşünerek açmayı, yüksek sesle konuşmamayı, sabahın serinliğini biraz saygıyla karşılamayı bu yolculuklarda öğrenirdi. O yüzden hafızada canlı kalan şey yalnız deniz manzarası değildir; aynı zamanda bir şehrin sabahları nasıl birlikte yaşadığıdır. Cam açtıran sabahlar dediğimizde akla gelen serinlik, belki de eski günlerin içimizde hâlâ dolaşan terbiyesidir. Vapur uzaklaştıkça iskele küçülür, simit kokusu yerini tuzlu havaya bırakırdı; ama o koku, bütün gün insanın üstünde taşınan görünmez bir mahalle izi gibi kalırdı. İşte bu yüzden, yıllar geçse de bazı sabahlar bir pencere açılır açılmaz deniz, simit ve vapur aynı anda hatırlanır.
Eski Şehir Hayatında Vapurlarda Simit Kokusunun Güne Karıştığı Seferler: Hafızada Neden Hâlâ Bu Kadar Canlı Cam Açtıran Sabahlar

Eski Pano