Bir zamanlar sütlaç pişen evde kokunun dolaşma biçimi bile başka olurdu. Süt kaynarken mutfaktan başlayan sıcaklık, koridora, avluya, açık pencereye doğru ağır ağır yayılır; tarçın kokusu mahalleye kadar sızan yumuşak bir haber gibi hissedilirdi. Özellikle akşamüstü saatlerinde tencerede kıvam alan sütlaç, yalnız aile için hazırlanan bir tatlı değil, paylaşılmaya hazır bir ev ikramı olurdu. Kaselere bölünür, üstüne tarçın serpilir, kimi zaman komşu tabağına ayrılır, kimi zaman hasta bir akrabaya gönderilir, kimi zaman kapı çalınca misafirin önüne konurdu. Tarçın kokulu sütlaç bu yüzden eski mutfak kültüründe yalnız damak tadını değil, evin dışarıya açılma biçimini de temsil eder. Onu yapmak kadar dağıtmak da tarifin parçasıdır.
Damak Hafızası açısından sütlacın bir dönemin paylaşma kültürünü taşıması, malzemesinin sadeliği ile duygusal dolaşımının genişliğinden gelir. Süt, pirinç, şeker ve tarçın gibi erişilebilir malzemelerle yapılan bu tatlı, gösterişsiz ama kapsayıcıdır. Büyük tepsili baklavalar kadar törenli değildir; tam da bu yüzden gündelik cömertliğe daha çok yakışır. Bir evde sütlaç piştiğinde, “bir kâse de karşı komşuya gitsin” fikri neredeyse kendiliğinden doğar. Paylaşmanın abartısız dili budur: evde o gün ne piştiyse, komşuluk bağına onunla dokunmak. Sütlacın yumuşak yapısı, tatlılığının hafifliği ve tarçının üstte bıraktığı tanıdık iz, onu hem çocuklara hem büyüklere yakın kılar. Böylece tatlı, yalnız yenilen bir şey olmaktan çıkıp ilişkileri tazeleyen küçük bir jest olur.
Eski mutfak kültürünü yaşatması da biraz bundan kaynaklanır. Çünkü sütlaç, hızın değil başında durmanın tatlısıdır. Sütün taşmaması için dikkat, pirincin iyi pişmesi için sabır, kıvamın tutması için deneyim ister. Tarçının ne zaman serpileceği, kaselerin nasıl soğutulacağı, üzerinin fırınlanıp fırınlanmayacağı her evde değişen küçük usuller taşır. İşte eski mutfak kültürü dediğimiz şey, tam da bu usullerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla sürer. Anne kızına sütü karıştırma ritmini öğretir, büyükanne “şimdi tarçını fazla kaçırma” diye uyarır, çocuklar en üstü tarçınlı kâseyi kapmak için sıraya girer. Tarif, malzeme listesi olmaktan çıkıp bir ev içi davranış biçimine dönüşür.
Tarçın kokulu sütlaç aynı zamanda mutfağın ev dışındaki sosyal hayatla kurduğu bağı da görünür kılar. Eski mahallelerde ikramın yolu çoğu zaman resmî davetten değil, elde taşınan küçük kâselerden geçerdi. Üstüne ince bir tabak kapatılmış sütlaç, merdivenlerden inip çıkan çocukların elinde komşuya gider, dönüşte boş kâseyle birlikte birkaç iyi söz de eve taşınırdı. Bu küçük dolaşım, hem mutfak emeğini görünür kılar hem de paylaşmanın gündelik bir alışkanlık olduğunu hatırlatırdı. Sütlacın tarçın kokusu bu yüzden yalnız mutfakta değil, apartman boşluğunda, kapı önünde ve mahalle hafızasında da yaşar.
Bugün sütlaç hâlâ yapılır, hâlâ sevilir; ama onu nostaljik kılan şey, bir zamanlar taşıdığı toplumsal sıcaklıktır. Tarçın kokulu sütlaç bir dönemin paylaşma kültürünü, komşuluk nezaketini ve eski mutfağın sabırlı ritmini aynı kapta toplamıştır. Bu yüzden hafızada yalnız bir tatlı olarak kalmaz. O, evde pişen şeyin başka bir eve de ulaşması gerektiğine inanan eski hayat terbiyesinin tatlı biçimidir. Bir kâsenin üstüne serpilen tarçın, bazen bir mahallenin birbirine nasıl yakın durduğunu anlatmaya yeter.
Tarçın Kokulu Sütlaç: Bir Dönemin Paylaşma Kültürünü Nasıl Taşıyor Ve Eski Mutfak Kültürünü Nasıl Yaşatıyor

Eski Pano