Bir zamanlar akşam olmak çocuklar için oyunun bitmesi değil, biçim değiştirmesi demekti. Güneş çekildiğinde sokak büsbütün boşalmaz, tam tersine mahalle başka bir tona geçerdi. Pencerelerden yemek kokuları yayılır, annelerin sesleri ara ara duyulur, bakkal kepengi yarıya iner ama köşe başındaki sokak lambası yanınca oyun yeniden toplanırdı. O sarı ışığın altı, mahallenin görünmez merkezi gibiydi. Seksek çizgileri, lastik oyununun gergin ritmi, topun kaldırıma çarpan sesi, ip atlayan çocukların sayışmaları, hepsi lambanın çevresinde biraz daha uzardı. Çünkü sokak lambası yalnız aydınlatmazdı; çocuklara ve büyüklerine “henüz dağılmayın” diyen bir akşam izni gibi çalışırdı. Böylece sokak, herkesin gözünün önünde ama kimsenin tam sahip olmadığı ortak bir eve dönüşürdü.
Mahalle Kültürü bakımından bu ortak ev hissi, sokağın yalnız geçiş alanı değil, paylaşılan bir yaşam yüzeyi olmasından kaynaklanır. Eski mahallelerde akşam saatleri kapı önü yaşamıyla çocuk oyunlarının iç içe geçtiği zamanlardı. Kadınlar tabure çıkarır, büyükler günün yorgunluğunu kapı önünde atar, bir yandan da çocukların oyununu göz ucuyla takip ederdi. Sokak lambasının çevresinde aydınlanan küçük alan, hem oyunun sahası hem de mahallenin güven çemberi olurdu. Çocuklar orada daha rahat hareket ederdi; çünkü hangi pencerenin açık, hangi komşunun kapıda olduğu bilinirdi. Bu görünürlük, denetim kadar şefkat de taşırdı. Biri düştüğünde bir evden kolonya gelir, biri susadığında başka bir evden su uzanır, hava serinleyince “artık içeri gelin” sesi aynı lambanın ışığına karışırdı. Ortak ev tam da bu karşılıklı fark etme hâliyle kurulur.
Oyunların sokak lambası altında uzaması, çocukluk zamanını mevsimle ve mahalle düzeniyle birlikte düşünmeyi de öğretirdi. Yaz akşamlarında serinlik çökerken oyun biraz daha cesaretlenir, son bir ebe, son bir tur, son bir sayı diye diye gecikirdi. Kışa yakın günlerde ise lambanın etrafındaki dar aydınlık daha kıymetli olur, çocuklar o sınırın dışına daha az taşardı. Bu fiziksel çember, oyunun ritmini belirlerdi. Ama daha önemlisi, sokağı bir yabancı alan olmaktan çıkarırdı. Çünkü ışığın altında görünen her yüz tanıdıktı: üst komşunun çocuğu, fırından yeni dönmüş abi, pencereye dirseklerini koymuş teyze, bakkaldan son ekmeği alan bir başka anne. Mahallenin insanları o akşam sahnesine kendi küçük hareketleriyle katılır, çocukların oyunu da bu sahnenin kalbine yerleşirdi.
Sokağın ortak eve dönüşmesinde seslerin rolü de büyüktü. Lambanın altında yükselen çocuk kahkahası, kapı önündeki sohbet, uzaktan gelen radyo sesi, tabak toplayan bir mutfağın gürültüsü aynı akşam dokusunu örerdi. Ev ile sokak arasında bugünkü kadar sert bir sınır yoktu; biri ötekine taşar, birbirini tamamlar, birinin sıcaklığı ötekine sinerdi. Bu yüzden sokakta uzayan oyun günleri, yalnız çocuklara ait bir hatıra değildir. O günler aynı zamanda mahallenin birlikte yaşama bilgisidir. Çocuk oyunu, komşu dikkatini ve akşam serinliğini aynı ışık altında bir araya getirir.
Bugün o sahneyi hatırlayanlar için sokak lambası basit bir belediye detayı olmaktan çok uzaktır. O lamba, bir mahallenin akşam ruhunu toparlayan işarettir. Altında uzayan oyunlar sokağı güvenli, tanıdık ve paylaşılan kılmıştır. Ortak ev dediğimiz duygu, dört duvarın içinde değil, bazen o lambanın çevresindeki birkaç metrelik aydınlıkta doğmuştur. Çocukluk biraz orada uzamış, komşuluk biraz orada görünür olmuş, mahalle biraz orada kendi sesini bulmuştur. Bu yüzden hafızada kalan, yalnız oyun değil; ışığın altında bir arada kalabilme hâlidir.
Sokak Lambası Altında Uzayan Oyunlar Günleri: Sokağı Nasıl Ortak Bir Eve Dönüştürdü

Eski Pano