Bir zamanlar şehir hatlarının yolculuğu yalnız bir yerden bir yere ulaşmanın yolu değildi; günün ruhunu ağırlaştırmadan düzenleyen, insanın içinde küçük bir sükûnet bırakan hareketli bir ara dünyaydı. Sabah erken saatlerde iskeleye yaklaşırken denizin üstüne ince bir buğu iner, vapur düdüğü kıyıda bekleyenleri aynı ritme çağırırdı. Kadınların çantalarından sabunla karışık hafif kolonya kokusu yükselir, erkeklerin ceketlerinde tütün ve rüzgâr birbirine karışır, simitçinin sesi taş rıhtımda yankılanırdı. Çiçek kokulu sokaklardan geçerek iskeleye gelen insanlar, daha vapura binmeden şehrin başka bir terbiyesine girmiş olurdu. Yolculuk, aceleci bir kalabalığın değil, birbirine yer açmayı bilen bir topluluğun alışkanlığıydı. Bugünden bakınca hafızada kalan yalnız martılar ya da suyun çizdiği köpük değil; o yolculukların insan davranışına sinen sakin ölçüsüdür.
Zamanın İzinde bu sahneye bakıldığında şehir hatları, eski şehir hayatının görünmez görgü kurullarından biri gibi görünür. İskeleden binerken sırayı gözetmek, yaşlıya oturacak yer bırakmak, pencereyi rastgele değil karşıdakini düşünerek açmak, gazeteyi yanındakinin omzuna taşırmadan okumak, yüksek sesle konuşmamak gibi küçük davranışlar orada kendiliğinden öğrenilirdi. Vapur, bir mahallenin başka bir mahalleye karıştığı ama yine de inceliğin kaybolmadığı bir ortak mekândı. Sabah işine giden memur, yanında okul çantasıyla oturan çocuk, file içinde pazara gidecek meyvelerini taşıyan kadın, hepsi aynı salonda birkaç duraklığına da olsa ortak bir hayat kurardı. Çiçek kokulu sokakların bıraktığı şey tam da buydu: gündelik hayata sinmiş, gösterişsiz bir nezaket.
Bu yolculukların hatıraya dönüşmesinde deniz kadar kıyıların da payı vardır. İskeleye çıkan sokaklar çoğu yerde çiçekli balkonların, kapısı yarı açık bakkalların, kaldırıma sabah suyu serpmiş komşuların arasından geçerdi. Sardunya, yasemin, ıhlamur ya da hanımeli kokusu insanın üstünde kalır; vapura bindiğinde mahalle kokusu da onunla yolculuk ederdi. Bu yüzden şehir hatları yalnız deniz ulaşımı değil, semtlerin birbirine taşıdığı bir his zinciriydi. Bir yolcu karşı kıyıya geçerken yalnız yer değiştirmez, kendi mahallesinin ritmini de karşı kıyıya biraz taşırdı. Vapur salonunda açılan bir gazete, simit kırıntısı, çay kaşığının ince sesi ve denize bakan sessiz yüzler, modern şehir kalabalığının içinde bile yavaş olabilen bir hayatı anlatırdı.
Bugüne kalan sessiz alışkanlıkların çoğu işte bu hareket hâlindeki terbiyeden süzülmüştür. Toplu taşımada alçak sesle konuşmak, sırada hakkını beklemek, manzarayı yalnız kendi gözün için değil başkasıyla paylaşılabilir bir şey gibi görmek, sabah telaşında bile selamı eksik etmemek biraz o eski şehir hatları kültüründen gelir. Çünkü vapur yolculuğu insanı mecburen bir bekleme ve beraberlik hâline sokardı. Deniz, aceleyi törpüler; iskele, kalabalığı hizaya koyar; yolculuk, insanın kendini biraz geri çekip çevresini fark etmesini sağlar. Eski gazetelerde, kartpostallarda ve siyah beyaz aile fotoğraflarında gördüğümüz o ağırbaşlı şehir görüntüsünün ardında biraz da bu ortak yolculuk disiplini vardır.
Şimdi şehir büyüdü, hatlar değişti, kıyılar kalabalıklaştı; ama çiçek kokulu sokakların iskeleye bağladığı eski günler hâlâ bazı davranışlarımızın içinde yaşamayı sürdürüyor. Birine yol vermek, oturduğun yeri toparlayıp kalkmak, denize bakarken istemeden susmak, sabahın ilk çayını ayakta değil sakince içmek gibi küçük tavırlar, belki de o yolculukların bizde bıraktığı en kalıcı mirastır. Hatıraların tozlu raflarında şehir hatlarının ayrı bir çekmecesi varsa, bunun sebebi yalnız güzel manzara değildir. Orada saklanan şey, bir şehrin insanına deniz üstünde öğrettiği sessiz hayat adabıdır.
Hatıraların Tozlu Raflarında Şehir Hatlarının Yolculuğu Başlı Başına Hatıraya Çevirdiği Günler: Bugüne Hangi Sessiz Alışkanlıkları Bıraktı Çiçek Kokulu Sokaklar

Eski Pano