Bir zamanlar taş fırın simidi eve girdiğinde, kokusu yalnız mutfağa değil bütün odalara yayılırdı. Kağıt torbanın içindeki susamlı halka daha sofraya konmadan antreyi, salondaki koltukları, koridoru ve perde aralarına kadar ulaşan sıcak bir iz bırakırdı. Bu koku, özellikle anneanne evinde daha da belirgin hissedilirdi; çünkü o evlerde her yiyeceğin kendine ait bir sahneye çıkışı vardı. Simit geldiğinde çay suyu yeniden konur, küçük tabaklar hazırlanır, eski filmlerin televizyondaki akışı biraz daha dikkatli izlenmeye başlardı. Taş fırının verdiği hafif isli sıcaklık, susamın kavruk kokusu ve evin tanıdık gölgesi birleşince, sıradan bir atıştırmalık bütün evi aynı duyguda toplayan bir işarete dönüşürdü.
Damak Hafızası açısından bakıldığında taş fırın simidi, yalnız un ve susamın değil, mahallenin sabah ve akşam ritimlerinin de taşıyıcısıdır. Fırından yeni çıktığında gevrek kabuğu ve tok iç dokusuyla hemen tanınır; ama asıl kalıcı tarafı, eve gelişiyle yarattığı ortak tepkidir. Kimi simidi ortadan bölüp beyaz peynirle yer, kimi çaya banar, kimi yalnız susamlarını döke döke kemirirdi. Yeme biçimleri değişse de koku etrafında toplanma hissi ortaktı. Özellikle anneanne evinde simit, sadece karın doyurmaz; beklenmedik bir misafire, uzayan film saatine ya da akşamüzeri gelen torun kalabalığına hazır olmanın en tanıdık göstergelerinden biri olurdu.
Taş fırının bu hafızadaki gücü biraz da üretim biçiminden gelir. Eski mahalle fırınları uzaktan daha kapıya varmadan kokusuyla duyulurdu. Hamurun sıcak taşla temasından çıkan o derin koku, bugünün steril raf düzeninden farklı olarak sokağa taşan bir davetti. Eve getirilen simit böylece yalnız satın alınmış bir yiyecek olmaz; mahallenin fırınından, sokağın havasından ve elde taşınan sıcaklıktan pay almış olurdu. Anneanne evinin gölgesinde bu koku daha da ağırlaşırdı; eski filmlerin ışığında oturan aile üyeleri, bir yandan ekrandaki siyah beyaz sahneleri takip ederken öte yandan torbadan çıkan simidin kırıntısına ve buharına yönelirdi. Koku, görüntü ve aile yakınlığı aynı anda çalışırdı.
Eski filmlerin ışığında simidin başka bir anlamı daha vardı: akşamın resmiyetini bozmadan rahatlatmak. Çatal bıçak istemeyen, uzun hazırlık gerektirmeyen ama yine de sofraya küçük bir özen taşıyan yiyeceklerden biriydi. Bir tabak zeytin, biraz peynir, demlenen çay ve taş fırın simidi; işte bu kadarla ev kendi küçük akşam sahnesini kurabilirdi. Bugün hızlı atıştırmalıklar çok daha çeşitli olabilir, fakat taş fırın simidinin evi aynı kokuyla dolduran gücü, yalnız tadından değil zamanlamasından geliyordu. O koku geldiğinde herkes akşamın artık ortak yaşanacağını anlardı.
Belki de bütün evin aynı kokuyla dolmasının nedeni, simidin yalnız fırından değil bir hafıza düzeninden gelmesiydi. Anneanne evinin serin gölgesi, televizyonun titrek ışığı, çayın ince buharı ve simidin susamlı sıcaklığı tek başına değil birlikte hatırlanıyor. Bu yüzden taş fırın simidi bugün akla geldiğinde, insan yalnız bir lezzeti değil; evin içindeki toplanma biçimini, paylaşma hızını ve eski akşamların sade ama güçlü yakınlığını da hatırlıyor. Simidin kokusu bir yiyeceğin değil, aynı sofraya yaklaşan hayatların kokusu olarak kalıyor.
Taş Fırın Simidi Sofraya Geldiğinde Neden Bütün Ev Aynı Kokuyla Dolardı Anneanne Evinin Gölgesinde Eski Filmlerin Işığında

Eski Pano