Bir zamanlar akşamın başladığı saat, evlerin pencerelerine vuran ilk sarı ışıkla değil, sokak lambalarının usulca yanmasıyla anlaşılırdı. Özellikle denize açılan kasabalarda ve küçük şehirlerin iskele meydanlarında bu ışık, yalnız yolu aydınlatan bir ayrıntı değil, insanların birbirini bulduğu sessiz bir davetti. Kadınlar kapı önlerini son kez süpürür, çocuklar oyunu biraz daha uzatmak için ayak direr, erkekler dükkân kepenklerini yarıya kadar indirip meydana doğru ağır ağır yürürdü. Çiçek kokulu sokaklardan geçerek iskeleye varanlar, çoğu zaman önceden sözleşmemiş olurdu; ama herkes aşağı yukarı aynı saatte, aynı serinlikte, aynı lambaların altında birbirini bulurdu. O yüzden buluşmak, bir randevudan çok mahalle hafızasının doğal bir uzantısıydı.
Zamanın İzinde bakıldığında iskele meydanları, eski kıyı hayatının en sade ama en güçlü toplumsal sahnelerinden birini oluşturur. Eski gazetelerde yaz akşamı gezintilerinden, sahil boyu kalabalığından, ailelerin liman çevresinde dolaşmasından sık sık söz edilmesi boşuna değildir. Çünkü o meydanlar yalnız vapur beklenen ya da yük indirilen yerler değil, görünmenin, selam vermenin, haber almanın ve gündelik hayatı paylaşmanın ortak mekânlarıydı. Elektriğin mahalle hayatına yerleşmesiyle sokak lambaları geceyi uzatmış, insanlar gün karardıktan sonra da kamusal alanda kalmaya başlamıştı. Böylece buluşma kültürü saatlerden değil alışkanlıklardan beslenen bir ritim kazandı. Kimsenin yüksek sesle çağrı yapmasına gerek kalmadan, ışığın topladığı insanlar bir kasabanın görünmeyen sözleşmesini kuruyordu.
Bu sahnenin unutulan ayrıntıları çoğu zaman kokular, küçük hareketler ve tekrar eden alışkanlıklarda saklıdır. Yasemin saran duvarların önünden geçerken havaya karışan hafif koku, akşam serinliğinde ince hırkasını omzuna alan bir annenin telaşı, iskeleye yakın gazozcudan yükselen şişe kapağı sesi, taşların üzerinde yavaşlayan adımlar, bunların hepsi aynı akşam resminin parçasıdır. Gençler biraz ileride durup kalabalığın içinden birbirine göz ucuyla bakar, yaşlılar aynı banklarda oturup geçenleri seyreder, çocuklar ise meydana kadar gelmiş olmanın verdiği özgürlükle biraz daha geç eve dönmenin sevincini yaşardı. Çiçek kokulu sokaklar bugün bize tam da bu yüzden çok şey söyler: geçmişin büyük olaylarından çok, birlikte yaşamanın terbiyesini taşıyan küçük ayrıntıları hatırlatırlar.
Sözsüz anlaşma dediğimiz şey aslında eski şehir hayatının güvene dayalı ritmidir. Buluşmak için uzun mesajlara, kesin saatlere, sürekli teyide ihtiyaç duyulmayan bir dönemde insanlar birbirinin alışkanlığını bilir, mahallenin akışına güvenir, meydanın o akşam da aynı şekilde dolacağını tahmin ederdi. İskele çevresindeki çay bahçeleri, simitçiler, çekirdek satan seyyarlar ve kıyıya yaslanan banklar bu kültürün sessiz yardımcılarıydı. Oraya gitmek yalnız birini görmek için değil, kendini hayatın akışı içinde yeniden yerine koymak içindi. Böyle zamanlarda sokak lambası bir teknik araç olmaktan çıkar, toplumsal bir işaret hâline gelirdi. Yanmasıyla birlikte meydan canlanır, yüzler görünür, günün yorgunluğu yerini paylaşılan bir akşama bırakırdı.
Bugün o çiçek kokulu sokaklara ve iskele meydanlarına dönüp baktığımızda, bize söyledikleri en önemli şeyin yavaşlık ve yakınlık olduğu anlaşılır. İnsanlar aynı şehirde yaşamanın yalnız adres paylaşmak olmadığını, aynı saat duygusunu, aynı akşam alışkanlığını ve aynı kamusal zarafeti paylaşmakla mümkün olduğunu biliyordu. Sokak lambalarının altında büyüyen anılar bu yüzden hâlâ parlaktır; çünkü onların içinde sadece geçmişe ait bir dekor değil, gündelik hayatı birbirine bağlayan güçlü bir toplumsal doku vardır. İskele meydanlarında buluşmak, o devrin en sade mutluluklarından biriydi. Çiçek kokulu sokaklar bugün bize, modern hayatın hızında kolayca unuttuğumuz bir şeyi hatırlatır: bazen bir kenti yaşanır kılan şey, insanların birbirini söz vermeden de bulabildiği akşam saatleridir.
Sokak Lambalarının Altında Büyüyen Anılarda İskele Meydanlarında Buluşmanın Sözsüz Anlaşmaya Dönüştüğü Devir: Unutulan Ayrıntılarıyla Bize Ne Söylüyor Çiçek Kokulu Sokaklar

Eski Pano