Bir zamanlar okul dönemi başladığında mahalle sabahlarının sesi bambaşka olurdu. Yazın gevşekliği çekilir, sokaklar yeniden erken saatlerin telaşına alışırken, bu hareketin en tanıdık işaretlerinden biri simitçinin sesi olurdu. Henüz çay demlenmiş, okul önlüğü ütüden çıkmış, ayakkabı bağı aceleyle bağlanmışken sokaktan yükselen o çağrı, evlerin içindeki telaşı bir anda düzenlerdi. Çocuk “annem simit alalım mı” diye seslenir, pencereden sarkıtılan sepet iner, birkaç dakika içinde sıcak susam kokusu kapıya dayanırdı. Eski mahallelerin en sıcak sahnelerinden biri işte bu yüzden sabahın tam ortasında kurulurdu: çünkü simitçinin çağrısı yalnız ekmek haberi değil, birlikte başlayan günün sesi sayılırdı.
Mahalle Kültürü açısından bakıldığında bu çağrının sıcaklığı, esnaf ile ev arasındaki gündelik yakınlıktan doğuyordu. Bugünün kapalı alışveriş düzeninin aksine eski mahallelerde satıcı sesleri sokağın nabzını kurardı. Sütçü, bozacısı, yoğurtçusu nasıl kendi vaktiyle hatırlanıyorsa, simitçi de özellikle okul günlerinin vazgeçilmez figürlerinden biriydi. Sabahın serinliğinde omzunda tablası ya da el arabasıyla görünen bu esnaf, mahallenin çocuklarını, annelerini, apartman görevlisini, erken çıkan memuru birbirine görünmez biçimde bağlardı. Aynı çağrıyı duyan insanlar, birbirlerinin pencerelerinde benzer bir hareketi sezerdi. Böylece simit almak küçük bir alışverişten çıkıp ortak bir sabah ritmine dönüşürdü.
Bu sahnenin unutulmayan tarafı, ayrıntılarındaki ev sıcaklığıdır. Mutfakta beyaz peynir hazırlanır, çay bardağına daha çok sıcak su eklenir, okul çantası kapının yanına bırakılırken simidin üzerine sürülecek tereyağı ya da üçgen peynir düşünülürdü. Çocuklar çoğu zaman simidi elde tutup yürümek ister, anneler “çabuk ye, servis gelecek” diye seslenirdi. Kimi apartmanda komşular birbirine para bozdurur, kimi sokakta simitçi birkaç dakika bekleyip herkesin sepetini tamamlamasını sabırla izlerdi. O küçük bekleyişte bile mahalleye ait olmanın inceliği vardı. Çünkü esnaf, yalnız satan değil, mahallenin zamanını bilen kişiydi.
Okul dönemi dönüşleri bu çağrıyı daha da anlamlı kılardı. Yaz boyunca dağılmış düzen yeniden toplanırken çocukların erkenden uyanması, üniforma kokusu, defterlerin sert kapağı ve sabah serinliği yeni mevsimin habercisi olurdu. Simitçinin sesi bütün bunların arasına sıcak, tanıdık ve rahatlatıcı bir çizgi çekerdi. Evden çıkan çocuk için o ses, günün sıkılığına karşı küçük bir ödüldü; yetişkin içinse sabahın telaşını yumuşatan tanıdık bir teminat. Mahallenin sokakları böylece yalnız işe ve okula koşulan yerler değil, sesler aracılığıyla birbirini tutan canlı bir doku hâline gelirdi. Simitçinin çağrısı, o dokunun en sevilen parçalarından biriydi.
Bugün kahvaltı çoğu zaman daha hızlı, sokak daha sessiz ve alışveriş daha anonim olabilir. Yine de eski mahalleleri hatırlayanların zihninde simitçinin sabah çağrısı hâlâ sıcak kalır. Çünkü bu ses, bir yiyeceğin çok ötesinde, komşulukla kurulan gündelik güveni de taşıyordu. Okul dönemi sabahlarında duyulan o çağrı, insanlara hem mahallenin uyandığını hem de günün paylaşılabilir olduğunu hissettirirdi. Belki de bu yüzden eski mahallelerin en sıcak sahnesi, tam da çocukların okula hazırlandığı saatlerde, simitçinin sokağa bıraktığı sestir.
Okul Dönemi Dönüşlerinde Simitçinin Sabah Çağrısı Neden Eski Mahallelerin En Sıcak Sahnesiydi

Eski Pano