Bayramlık Ayakkabı Heyecanı Kış Gecelerinde: Çocuk Hafızasında Neden Hiç Silinmedi

holiday-shoes-childhood-winter-memory

🇹🇷 Kış Gecelerinde Kutu İçinde Parlayan Çocukluk Sevinci

Bir zamanlar bayramlık ayakkabı, yalnız ayağa giyilecek yeni bir eşya değil; günler öncesinden başlayan bir bekleyişin merkezindeki parlak vaatti. Özellikle kışa denk gelen bayramlarda, akşam erken iner, soba çevresinde toplanılır ve odanın bir köşesinde duran ayakkabı kutusu çocuğun gözünde neredeyse başlı başına bir bayram işaretine dönüşürdü. Kutunun kapağı sık sık açılmazdı; çünkü yeni kalması, temiz kalması ve o büyük güne saklanması istenirdi. Ama tam da bu yüzden çocuk hafızasında büyürdü. Ayakkabının rugan parlaklığı, bağcığının sertliği, tabanından gelen yeni eşya kokusu ve kutu kapağını hafifçe aralayarak ona bakmanın verdiği gizli heyecan, uzun yıllar sonra bile silinmeyen bir duyguya dönüşürdü. Mahalle Kültürü açısından düşünüldüğünde bayramlık ayakkabı, çocukluğun toplumsal hafızasında önemli bir yer tutar. Çünkü bu ayakkabı sadece bireysel sevinç değildi; mahallenin ortak takvimine bağlı bir ritimdi. Terzide son prova yapılır, evde bayramlık kıyafetler ütülenir, şekerlik hazırlanır ve çocuklar arasında kimin ayakkabısının nasıl olduğu fısıltıyla konuşulurdu. Kış gecelerinde sobanın üstünde kestane kokusu dolaşırken, bir yandan da ertesi sabah ya da birkaç gün sonrası düşünülürdü. Bayramlık ayakkabı, bayram sabahı sokağa çıkıldığında çocuğun yalnız yeni görünmesini değil, bayramın düzenine uygun biçimde hazırlanmış olmasını da temsil ederdi. Bu yüzden o heyecan, eşyadan çok bir topluluğa dahil olmanın sevinciydi. Çocuk hafızasında neden hiç silinmediğini anlamak için bekleyiş duygusuna bakmak gerekir. Günümüzde birçok eşya hemen alınır, hemen giyilir ve hızla gündelikleşir. Oysa bir zamanlar bayramlık ayakkabı çoğu kez saklanır, kutusunda bekletilir ve sadece özel gün için ayrılırdı. Beklemek ise nesneye duygusal yoğunluk kazandırırdı. Çocuk, kutunun yerini bilir; bazen annesi fark etmeden kapağını aralar, bazen gece yatmadan önce son kez bakar, bazen de kardeşiyle hangisinin daha parlak olduğu üzerine küçük bir tartışmaya girerdi. O kutu, bir tür sessiz takvim işlevi görürdü. Bayrama kaç gün kaldığı, çoğu zaman takvim yaprağından çok o ayakkabının henüz giyilmemiş olmasından anlaşılırdı. Gündelik hayatın ince ayrıntıları bu hafızayı iyice kökleştirir. Babanın akşam işten dönerken ayakkabıyı getirmesi, annenin kutuyu yüksek bir yere kaldırması, evdeki çocukların sırayla denemek istemesi ama “kirletmeyin” diye uyarılması, hepsi aynı sahnenin parçalarıdır. Bayram sabahı geldiğinde ayakkabının ilk kez ayağa geçirilmesi de başlı başına törensel bir andı. Kalın çorapların üstüne dikkatle giydirilir, bağcıklar özenle bağlanır, çocuk birkaç adım atıp “vuruyor mu?” diye sorulurdu. Sokağa çıkıldığında taş zemine değen o yeni taban sesi, çocuğun kendini biraz daha büyük, biraz daha düzenli ve biraz daha görülmüş hissetmesini sağlardı. Bu sesin hafızada kalması boşuna değildir. Bayramlık ayakkabı heyecanının silinmemesi, çocuklukta mutluluğun çoğu zaman küçük ama törensel nesneler etrafında kurulduğunu gösterir. O ayakkabı, yoksunlukla bolluk arasında gidip gelen evlerde bile sevinci somutlaştıran bir işaret olurdu. Yeni bir çift ayakkabı sayesinde çocuk, bayramın kendisi için de geldiğini hissederdi. Bugün dönüp bakıldığında özlenen sadece o rugan parlaklığı ya da kutu kokusu değildir; beklemeyi bilen, özel günün ağırlığını hisseden ve küçük bir nesneye büyük anlam yükleyebilen çocukluk hâlidir. Kış gecelerinde soba ışığına yakın bir yerde duran ayakkabı kutusu, bu yüzden çocuk hafızasında hiç silinmeyen en sıcak görüntülerden biri olarak kalır.