Bir zamanlar mutfaktan gelen tatlı kokusu, daha tencere ocaktan inmeden evin bütün havasını değiştirirdi. Eski usul pelte, gösterişli bir tatlı değildi; rengi bazen nar suyu gibi koyulaşır, bazen nişastanın şeffaflığıyla ışığı üstünde tutar, üstüne serpiştirilen ceviz ya da tarçınla sade bir güzellik kazanırdı. Ama asıl etkisi görünüşünden değil, kurduğu sofradan gelirdi. Çünkü pelte çoğu zaman tek kişilik bir tatlı değil, kalabalık aile masasının sonunda herkese küçük küçük dağıtılan ortak bir tattı. Kaşıkların aynı anda tabağa değmesi, çocukların kendi payını kollaması, büyüklerin “biraz daha var” diye seslenmesi, tatlının etrafında yalnız lezzet değil aidiyet de kurardı.
Damak Hafızası açısından pelte, eski mutfak kültürünün mütevazı ama güçlü örneklerinden biridir. Evde bulunan malzemeyle yapılabilmesi, meyve suyu ya da şerbetle çeşitlenebilmesi, ağır şerbetli tatlılara göre daha hafif bir son söz gibi sofraya gelmesi onu birçok evde unutulmaz kılmıştı. Eski gazetelerde ya da kadın dergilerinde nişastalı tatlı tarifleri, ekonomik mutfak önerileri ve mevsim meyvelerini değerlendirme usulleri yer aldığında aslında yalnız yemek değil, aile düzeni anlatılırdı. Pelte bu düzen içinde hem tasarrufun hem özenin tatlı karşılığıydı. Tencerenin başında kıvam tutturmak maharet ister, topaklanmaması için sabırla karıştırmak gerekirdi. Bu küçük emek, sofraya geldiğinde çok daha büyük bir duyguya dönüşürdü.
İlk lokmada çocukluğu hatırlatmasının nedeni biraz da peltenin yalnız ağızda değil, evin bütün sahnesinde yer etmiş olmasıdır. Tatlı soğusun diye pencere önüne bırakılan kaseler, buzdolabı yaygınlaşmadan önce serin taşlıkta bekletilen tepsiler, kaşığın yüzeyde bıraktığı iz, mutfakta dolaşan meyve ve nişasta kokusu, hepsi birlikte belleğe kaydolurdu. Çocuk için pelte çoğu zaman sabırsızlık demekti; daha tam koyulaşmadan tencereye bakmak, üstündeki buğunun dağılmasını beklemek, ilk servis kime yapılacak diye mutfağın kapısında oyalanmak demekti. Büyükler içinse aileyi aynı sofrada tutmanın sakin yollarından biriydi. Pahalı ya da gösterişli olmayan bir tatlıyla bile herkesin yüzünde aynı memnuniyetin oluşabilmesi, eski ev düzeninin sıcak tarafını gösterirdi.
Kalabalık aile sofraları bu tadı daha da unutulmaz kılan çerçeveyi sağladı. Çünkü pelte çoğu evde tek başına yenmez, akşam yemeğinin ardından çayın ya da meyvenin yanına ilişen bir tamamlayıcı gibi sunulurdu. Masada amca, hala, anneanne, kuzen, komşu çocuk ya da misafir varsa tatlının anlamı da büyürdü. Bir kaseyi bölüşmek, son kaşığı kime bırakacağını düşünmek, birinin tarif istemesi ya da “bizim evde buna karanfilli yapılırdı” demesi, lezzeti sözle ve hatırayla çoğaltırdı. Bu yüzden eski usul pelte yalnız mutfakta pişen bir tarif değil, sofrada çoğalan bir aile sesi hâline gelmişti. Tat bir kez ağızda belirir, ardından o sofranın gürültüsü, sandalye sesleri ve mutfaktan gelen son tabak şıngırtısı hafızada tamamlanırdı.
Bugün hâlâ ilk lokmada çocukluğu hatırlatmasının asıl sebebi, o tadın basitliğinde saklı duygusal yoğunluktur. Bazı yiyecekler gösterişli değildir ama doğrudan eve bağlanır. Pelte de böyledir; serin, yumuşak, hafif titrek dokusuyla insanı bir anda yıllar önceki mutfaklara, açık pencere önlerine ve kalabalık akşam sofralarına götürür. İçinde sadece nişasta, şeker, meyve suyu ya da su değil; bekleme, paylaşma, ölçü, sabır ve birlikte yeme alışkanlığı da vardır. Bu nedenle peltenin unutulmayan tadı aslında tek başına bir tatlı tadı değil, ailece yaşanmış zamanın damakta kalan şeklidir. İlk lokmada çocukluğun dönüp gelmesi de tam bundan olur.
Eski Usul Pelte Ve Kalabalık Aile Sofralarının Unutulmayan Tadı: Neden Bugün Bile İlk Lokmada Çocukluğu Hatırlatıyor

Eski Pano